LÜTFÜ AMCA VE BEN
Ben dokuz yaşımdayken ederim 10 lira idi. Nerden mi biliyorum? Babam beni 10 liraya sattı. Ondört kardeşin sondan üçüncüsüydüm ben. Parasızlık tak edince babamın canına, anamın gözyaşları arasında bir inşaat çavuşuna verildim güzel hayallerle. Ama o da büyük şehirde çingenelere sattı beni. İri yapılı bir çocuktum. 10 yaşıma girdiğimde 14 gibi görünüyordum. Dilenci yapacaklardı beni ama çok iri olduğum için kâğıt toplama işine verdiler. Uzun süre hangi şehirde olduğumu bilmeden çöpleri dolaştım, kâğıt topladım.
Sabahın erken saatlerinde başlar, gece çöp kamyonları çıkana kadar dolaşırdık Kömür’le beraber bütün çöpleri. Kömür yanımdan hiç ayrılmaz gece bile yanıma kıvrılıp uyurdu. Bir öğleden sonra çöplerini karıştırdığımız apartmanın kapısından 3 büyük karton kutu çıkardılar. İçleri kitap defter doluydu.
-Abi çöp mü bunlar?
-Al götür. Satarsın kâğıt parasına.
Başladım hevesle kutuları eşelemeye. Bir sürü kitap ve içi yazılar dolu defterler vardı. Kapıcı sürekli kutu taşıyordu dışarıya. Dayanamadım sordum:
-Abi niye atıyorlar bu kadar kitabı?
-Öldü sahibi. Alacak kimse yok. Yeni kiracı evi boş istiyor.
Bütün gün oracıkta oturdum kitapları okudum. Bir yandan da bunları nereye, nasıl saklasam diye düşünüyordum. Hava iyice kararmaya başladığında sıkıca sarıp sarmaladığım kitapları mahallenin kahvesine bıraktım ve eve gittim. Ama bütün gün çalışmadığım için arabam bomboştu. Eve geldiğimde el arabasının boş olduğunu gören Fikret baba çok sinirlendi. Bütün gün it gibi dolaşıp çalışmadığımı söyleyip dayak yemekten başka ne işe yararsın diyerek belinden kemerini çıkardı. Kömür önüme geçip beni korumaya çalışırken ikimizde o gece çok kötü dayak yedik.
Gece ortalık sessizleşip herkes uykuya dalınca Kömürle beraber süzülerek o evden kaçtık. Mahalle kahvesine uğrayıp kitapların olduğu paketi yüklendim sırtıma ve gidebildiğim kadar uzağa yürüdüm kader arkadaşımla. Karnımızı doyurabilmek için kitapların bir kısmını satmak zorunda kaldım ama defterleri canım gibi korudum. İki gün sokaklarda başıboş dolaştıktan sonra öğlen saatlerinde cami önünde oturup dinlenmeye karar verdim. Hem simidimi yiyiyor hem de defterlere bakıyordum. Bir adamın hayatını anlatıyordu bu defterler. Karışık bir sırada okuyor olsam da anlamıştım bunları ölen adamın yazdığını.
-Ne okuyorsun bakim evladım?
-Efendim?
-Böyle yol kenarında oturmuş ne okuyorsun dedim. Adam da yanıma çöküverdi. Öylesine yumuşak bir ses tonu vardı ki konuşurken kuşlar cıvıldıyor gibi geldi bir an. Anlattım ona başımdan geçenleri.
-Benim adım Lütfü. Eğer işe ihtiyacın varsa evlat benim evin bahçesi yabani ot dolu gel onları temizle. Sana hem yemek hem de yatacak yer veririm dedi.
Hemen kabul ettim ve Kömürle beraber Lütfü amcanın peşi sıra yola çıktık.
İki günlük ot toplama işi haftalarca sürdü. Her fırsatta yanıma gelip yeni kitaplar getiriyordu okumam için. Sanki orada kalmamız için bahaneler uyduruyor, sağlam olan şeyleri tamir etmemi isteyerek yemek saatlerinde ona eşlik edip okuduklarımızı paylaşmamızı öneriyordu.
Kış ayları başladığında beni dışarıdan bitirebilmem için lise sınavları hazırladı ve onun sayesinde liseyi bitirdim. Ona olan minnettarlığım o kadar fazlaydı ki ne yaparsam yapayım karşılığını ödemeye yetmeyecek gibi geliyordu. Ayakkabıları boyayıp, yemeğini hazırlamak benim için adeta mutluluk kaynağı idi. O değil miydi ki bana “oğlum” diye seslenen, kölesi olsam hakkını ödeyemezdim.
Yıllar yılları kovaladı ve biz o evde baba-oğul misali sevgi içinde yaşadık. Bulduğum defterlerin içindeki yazıları “meçhulün anıları” adıyla bastırdık ve oldukça ses getiren bir eser oldu. Kazandığımız para sayesinde beni üniversiteye yollayan Lütfü amca beni her sabah okula uğurladı ve gece geç saatlere kadar ders çalışırken yanımda oturdu.
Bugün kendi hayatına sahip çıkan başarılı bir iş adamı olmuş isem bunda Lütfü amcamın hakkı büyüktür. Hayatın hangi evresinde, nasıl bir insanla karşılaşacağımızı bilemeyiz ama önemli olan karşımıza iyi biri çıktığın da onun kıymetini bilmektir.
Lütfü amca’nın anısına…
A.Kgil



