SAKLI SOKAK
Pencereden baktığım vakit her iki tarafa uzanan dar sokağı görüyorum. Yol boyunca dizilmiş arabalardan belli ki çoğu evde misafir var. Doğru ya! Bugün bayram. Peki, ama nerede bu sokağın çocukları? Hadi vazgeçtim onlardan, sokakta kedilerden başka canlı görünmüyor. Bomboş… Ruhum sıkılıyor. Üzerime montumu giyip, sırt çantamı kaptığım gibi kapının önünde alıyorum soluğu.
Benim sokağım… Hiç de buraya aitmiş gibi hissetmiyorum kendimi. Oysa ömrümün yarıya yakını bu sokakta geçti.
Ellerim montumun cebinde yavaş yavaş yürüyorum sokağın bir ucuna doğru. İşte sarı tombul kedi salına salına geliyor karşıdan. Çantamdaki poşetten bir avuç kedi maması alıp kaldırımın kenarına bırakırken hafifçe sürünüyor bacağıma minnetle. Eminim bu sokakta yaşayan bütün insanları tanıyordur. Kimin ona her gün yemek verdiğini ya da şişman bıyıklı adamın kedileri sevmediğini, hangi çocuğun ona taş atıp kovalayacağını, kimin sevmek için elini uzattığını… Şu kedi bile benden daha çok ilgili yaşadığı sokakla.
Başka şehirden gelmiş bir yabancı gibi yürüyorum amaçsızca. Karşıma köhne bir çay bahçesi geliyor. İçeri girip bir çay söylüyorum garson olduğunu sandığım kılıksız adama. Ait olmak düşüncesini kafamda sorgularken fark ediyorum ki ne bu sokağa ne de bu mahalleye aidim ben. Düşünürken bile kendimi cenderede gibi hissediyorum. İstediğim an çantamı alıp gidememe korkusu sarıyor bütün hücrelerimi. Acı biri gülümseme oluşuyor yüzümde. Yarattığım bu gerçek olmayan korku, kendime olan acıma duygumu bir kat daha çoğaltıyor. Asla gidemeyeceğimi bildiğim halde bir gün gidebilecek olma ihtimaline sarılıp kendimi avuttuğumu fark ediyorum.
Her sabah “bu şehre ait değilim” düşüncesiyle gözlerimi yeni güne açsam da henüz ait olduğum yeri bulabilmiş değilim. Yaşarken mutlu olacağım, sokağa çıktığımda “merhaba” diyebileceğim dostların olacağı, sadece kendi istediklerimi yaparak yaşayabileceğim bir yer var. Bunu taaaa içimde, en derinlerimde hissediyorum. Henüz gidememiş olmam, oraya ait olmadığım anlamına gelmez. Hayallerimde dolaştığım çok güzel bir sokağım var benim.
Evimin bahçesinin duvarı Yeşil Değirmen sokağının hemen bitişiğinde. Sokaktan geçenler bahçemdeki ortancalardan alamıyor gözlerini. Mavi olanlarla beyaz olanları bilerek belli bir düzen içinde yerleştirdim. Görseniz, açık bir havada masmavi gökyüzünde süzülen pamuk gibi bulutları andırıyorlar… Her gün güneşin çekildiği saatlerde azar azar su veriyorum her birine. Çiçeklerimi sularken, bir yandan da gözlüğümün üstünden kaldırımda sek sek oynayan çocuklara bakıyorum. Cıvıl cıvıl sesleri, neşeli kahkahaları sokağı çınlatıyor.
Sokağın köşesinde çok eski zamanlardan kalma bir çeşme var. Bakmayın eski dediğime hala su akıyor musluğundan. Dağlardan eriyip gelen kar suyu hem de. Yaz sıcağında bile buz gibi, serinletici. Çeşmenin karşısında küçük bir mahalle bakkalı, hemen yanında ise manav ve kasap. Manavın önünde küçük bir sehpa, gene tavlaya oturmuş bizimkiler. Kasabın önünde kıvrılmış yatan miskin kedi uyumakla uyumamak arasında gidip geliyor. Gözleri kapalı ama kulakları sürekli ileri geri hareket ediyor. Çiçeklerimi sulama işi bitince kahvemi yanıma alıp keyifle oturuyorum bahçedeki sallanan koltuğuma. Meltem esintisi yüzümü hafifçe yalarken başımı hafifçe arkaya doğru yaslayıp sokağımı dinliyorum.
Kafamın içinde sabit ama gittikçe yükselen tonda bir ses… Beynim bu sesi duyduğunu inkâr ediyor. Bedenimde istem dışı bir sarsıntı başlayınca isteksizce gözlerimi aralıyorum.
- Uyansana hemşerim. Yolgeçen mi Palas mı sandın sen burayı? Çay içmeyeceksen git evinde uyu bey amca.
Masada duran donuk renkli üç bardak çaya bakıyorum boş boş.
- Uyanık olsan şimdiye üç bardak çay içmiş olurdun diyor çaycı pişkin pişkin.
Cebimden on lira çıkartıp masaya bırakıyorum ve suçluluk duygusuyla üstü kalsın diyerek kalkıyorum. Hayallerimi koynuma sokup küskün küskün yürüyorum geldiğim yöne doğru.
Eve girip ayakkabılarımı çıkartırken içerden annemin sesi geliyor.
-Ayhaaan… Ayhan? Sen misin oğlum?
-Benim anne, benim. Sanki kapımızı çalan başka biri varmış gibi diye düşünmeden edemiyorum.
-Keşke televizyonu açsaydın giderken oğlum, çok sıkıldım sen yokken.
-Ben de çok sıkıldım anne, ben de. Ne dersin gidelim mi buralardan?
Büyük bir hevesle anneme hayalimdeki sokağı, o sokaktaki evimizi anlatmaya başlıyorum. Açık havanın ikimize de ne kadar iyi geleceğini, bu eve tıkılıp kaldığımız için kaçırdığımız hayatın güzelliklerini saymaya başlıyorum heyecanla. Bir süre sonra annemin sessizliğini fark edip ona doğru bakıyorum. Uyuyakalmış melek yüzlüm… Sessizce üzerini örtüyorum usul adımlarla odadan çıkıp mutfağa doğru yürüyorum. Kahve yapmak için ocağa su koyarken yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Fincanı alıp pencerenin önündeki koltuğuma oturuyorum. Elim okuduğum kitaba doğru uzanırken, gözlerim kitabın adına takılıyor. “Uzak Diyar”. Bir an için gözlerimden hüzün bulutu geçiyor. “O kadar da uzak değil canım” diyorum kendimi avuturcasına. Hüzün bulutu sandığım şey meğer göz pınarlarıma dolan yaşlarmış, mendilime uzanıyorum yanağıma düşen damlayı siliyorum usulca. Üçüncü damladan sonra yetişemiyorum hızına, mendili bırakıyorum. Kitabın yapraklarına düşen gözyaşlarıma bakıp sessizce ağlıyorum akıp giden hayatıma.
Hani erkekler ağlamazdı anne?
A.Kgil



